BLACK WHITE DERGİSİ MAYIS 2008

TARİHİNE SAHİP ÇIKMAYAN ÜLKESİNE SAHİP ÇIKAMAZ

Uyanmamızın zamanı gelmedi mi artık? Üç kuruş için tarihi yağmalayan cahiller veya okumuş olup da gözünü para bürüyen kişiler yüzünden tarihimizin yok olmasına ses çıkarmayacak mıyız? Halkımızı bilinçlendirmek ve devletimize yardım ederek bu eserlerimizin yurt dışına kaçırılmasını engelleyemez miyiz?

Allah insanoğlunu yaratmış, akıl vermiş ve onlardan bu aklı kullanmalarını istemiş. Kimileri kendilerine bahşedilen aklı kullanmış, kimileri ise akılsız kalmanın erdem olduğunu savunup başkaları tarafından kullanılmayı yeğlemişler.

Bazı insanlar sıradan yaşamayı tercih etmiş suya sabuna dokunmadan, bazıları hırslı, bazıları da azimli olmuşlar. Bir kısım ise yönelen ve yönettiren.

Taş Devri’nden beri süregelen insanlığın değişimi ve gelişimiyle bugünlere kadar ulaşmışız. Yüzyıllar öncesinden kopup gelen o kadar çok şey var ki!

O dönemde yaşayan insanlar sanatlarını ortaya çıkarmanın güç koşulları içinde önce mağara duvarlarına sonra kayalıklara ve toprağa taşlarla çizimler yapmışlar. Sanatlarını icra etmek için çamurdan heykeller, yaşamlarını kolaylaştırmak için de çanaklar, çömlekler, kerpiçten, samandan evler… Tanrı’ya yakın olmak, gökyüzünü incelemek için devasa kuleler yapmışlar.

Yeniden canlanmasını istedikleri soyluları, hayvanlarını mumyalamışlar. Nasıl yapıldıkları hala muamma olan o görkemli piramitlerin içine yerleştirip onları yeniden doğacakları aynı bedenlere uğurlamışlardır. Güzelliğin kendilerince sınırlarını zorlayıp, kendilerinde ve yaşamlarındaki güzellikleri çoğaltmanın peşine düşmüşlerdir.

Kleopatra'nın cazibesi, Babil'in asma bahçeleri, Zeugma'daki mozaiklerin, İznik çinilerinin güzelliği… Saymakla bitirilemeyecek sanat eserleri.

Günümüze kadar bir çok tarihi eser gelmiştir. Bunların bazılarını şans eseri kıymetini bilmiş, bazılarını kırarak yok etmişiz. Toplumun bilinci sanat açısından gelişmediği için de bir çoğunun yurt dışına kaçırılmasına göz yumulmuş.

Truva Tapınağı, Karun Hazinesi ve benzerleri ülkemizden kaçırılan nadir tarihi servetlerimizdendir. Bir çoğunun da üstünü kapatarak geçmişi inkar yoluna gitmişiz. Ama unutulan bir bir şey var ki her kapatılan, yok sayılan bir gün tekrar ortaya çıkar. En azından vicdanlarımızda…

Uyanmamızın, silkelenmemizin zamanı gelmedi mi artık? Hala duyarsız mı kalacağız yaşadığımız Türkiye coğrafyası içinden çıkan o güzelim tarihi eserlere? Göz mü yumacağız bu eserlerin kaçırılmasına ülkemizden? Üç kuruş para kazanacaklar diye tarihi yağmalayan cahil insanlar veya okumuş olup da gözünü para bürüyen ülke sevgisinden yoksun kişiler yüzünden tarihimizin yok olmasına ses çıkarmayacak mıyız?

Türkiye Cumhuriyeti büyük bir devlet ama acaba her şeyi devletten beklemek yerine biraz da bizlerin duyarlı olması gerekmiyor mu? Halkımız bilinçlendirmek ve devletimize yardım ederek bu eserlerimizin yurt dışına kaçırılmasını engelleyemez miyiz?

Roma'ya gittiğinizde rastlamışsınızdır mutlaka. Şehrin önemli noktalarında bina yapmak için temeller açılmış ancak bu temellerde tarihi eserler çıkınca İtalyanlar bu eserleri açık hava müzesi yaparak halka ve dünyaya kazandırmışlardır. Roma'ya giden turistlerin yarısı ülkemize gelse büyük gelir elde ederiz. Niçin eski Bizans eserlerini gün ışığına çıkarmıyoruz, neden bu eserleri yok sayıyoruz? 2010 Avrupa Kültür Başkenti ilan edilen şehrimiz istanbul'da bile Bizans eserlerini ortaya çıkarmamaya dikkat ediyoruz.

Araştırmalara göre 13. yüzyıla ait dünyanın ayakta kalmış tek Bizans Sarayı olan Tekfur Sarayı neden harabe halinde duruyor? Halk arasında konuşulan rivayetlere gore sarayın 4-5 kat daha aşağı indiği belirtiliyor. Hatta bizzat saraya bitişik iş yeri bulunan bir arkadaşım iş yerinde tadilat yaparken bir duvar yıkıldığını, yıkımın ardından bir demir kapı bulduklarını ancak başlarına bir şey gelir korkusuyla duvarı ördüklerini anlatmıştı.

Burada kazılar yapıp gün ışığına çıkacak eserleri dünyaya mal etmek çok mu zor? Türkiye turizmine Ayasofya Müzesi kadar gelir getirmeye aday bir sarayın onarılarak gün ışığına çıkarılması çok önemlidir.

Bir efsaneye göre Kaşıkçı Elması da bu saray içinde bulunmuştur. Restorasyonun giderlerini bizzat Rahmi Koç Vakfı karşılamaya talip oldu. Neden bürokrasimiz ve Anıtlar Kurulu olaya kısır döngü içinde bakmaktadır?

Yüzyıllar boyu doğanın insafına bırakılan, eski eser yağmacıları tarafından talan edilen, bir dönem hayvanların beslendiği barınak, bir dönem de çini atölyesi olarak kullanılan dünyanın tek Bizans Sarayı bu halde bırakılmaya devam ederse yıkılarak tamamen ortadan kalkacak.

Hikayeler hikayeler hikayeler… Halk arasında anlatılan öyle çok hikaye var ki İstanbul hakkında. Roma ve Eski Bizans sarayları şehrin merkezinde. Sultanahmet Meydanı ile deniz arasındaki Hipodrom civarında bulunuyordu o dönemde.

Ben bir gün taksiyle Sultanahmet'te bulunan Arasta Çarşı'nın oradan geçiyordum. Taksi şoförü yan otoparkta bulunan bir arkadaşının kendisine anlattıklarını benimle paylaştı. Anlatıya göre otoparkın altında eski Bizans sarayının toprak altında kalan katları varmış. Açılan bir delikten aşağı inmişler. Karşılaştıkları manzara onları tam anlamıyla büyülemiş. Ortada taş bir masa ve üstünde sanki yeni kurulmuş da ortaya saçılmış gibi duran tabak ve kadehler varmış. Kapalı kalmadan dolayı oluşan zehirli gazdan etkilenmemek için dışarı çıkmışlar. Doğruluğu elbette muamma…

İstanbul'un hikayeleri bitmiyor. Çocukluğumuzdan beri neler anlatılırdı hatırlayın. Muazzam bir tarih dokusu üzerinde yaşıyoruz, öyle ki bazen inanasım gelmiyor.

Beyazıt, Sultanahmet. Unkapanı. Yenikapı her yerden tarih fışkırıyor. Üstünde dolaştığımız yolların altında geçmişten kalan tüneller, mahzenler, eski yerleşim birimlerinin varlığını bilmek bile beni etkiliyor. Keşke elimizden bir şeyler gelse de bu tarihi dokuyu ortaya çıkarabilsek.

İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş, şehrimiz için çok güzel çalışmalar yapıyor. Camilerimizin, medreselerin ve tarihi yerlerin restorasyonunun yapıldığına ve topluma kazandırıldığına hepimiz şahit oluyoruz, özellikle tarihi dokuya sahip çıkıyorlar.

Neden bunların arasında Bizans eserleri de olmasın? Başka İstanbul olmadığına göre, şehrimiz ve ülkemize sahip çıkmamız gerektiğine inanıyorum.

Osman Gürsoy Antika Sanat Danışmanı SJB Osman Gürsoy'un diğer yazıları